NİTROJEN NARKOZU


"Hiç umulmadık ve anlaşılmaz bir bulgu da şuydu ki; dalgıçların tümünün seçilmiş kişiler olmasına ve çok yönlü tıbbi muayenelerden geçmesine karşın bu basınç altında zihinsel olarak (Sir Leonard Hill'e göre ruhsal olarak da) anormal davranmalarıydı. Ayrıca yüzeye geldiklerinde dipte neler yaptıkları hakkında hiçbir şey anımsamıyorlardı. Bu etkiler 130 feetlik derinlikte solunan havanın içindeki oksijenin kısmi basıncına bağlanabilir ya da dalgıçlara yollanan havanın içindeki kirleticiler de bu duruma yol açabilirdi. Ancak Sir Leonard Hill, bu insanlar üzerinde yaptığı çalışmalar sonucunda oksijen ve karbondioksitin bir ilgisinin olmadığını saptadı. Bazı uç vakalarda, daha düşük basınçlarda bile, ancak deneyimli dalış amirlerinin saptayabildiği müphem davranış ve karakter değişiklikleri görülüyordu."

Yüzbaşı Damant (1927) 1. Dünya savaşında 132 feet derinliğe batan Laurentic gemisindeki altınların çıkarılması çalışması.

Azot narkozu, narkoz, derinlik sarhoşluğu, inert gaz narkozu gibi değişik isimler bu durumu açıklamakta kullanılmaktadır, izmir'de yapılan SCSPF 3 Yıldız Eğitmen Kursunda ortak bir dil oluşturma çabalan sonucunda sıkça kullanılan azot kelimesi yerine nitrojen kelimesi kullanımı kabul edilmiştir. Ayrıca SCUBA dalışlarında hava kullanıldığından, havanın içinde de inert gaz olarak nitrojen bulunduğundan inert gaz narkozu yerine nitrojen narkozu deyimi daha uygun olacaktır. Nitrojen "N" atom numarası 7, atom ağırlığı 14, molekül; ağırlığı 28, renksiz, kokusuz, atsız, zehirleyici olmayan, kimyasal ve biyolojik olarak "inert " bir gazdır. Her ne kadar "inert" yani ilişkiye geçmeyen, aktif olmayan bir gaz olsa da bir çok aktif bileşiği vardır. Örneğin gübre olarak kullanılan nitratlar, patlayıcı olarak nitrogliserin, anestezi gazı olarak nitroz oksit ve besin olarak

kullandığımız ve vücudumuzun en önemli yapı taşlarından proteinlerin içinde bulunur. Dünyamızın atmosferinin ağırlık olarak %78.03'ü nitrojenden oluşur ki bu da 4 trilyon tondan fazla bir miktar demektir, ilk olarak 1772 yılında Rutherford tarafından keşfedilmiş ve latince "nitrat-oluşturan" ya da "güherçile-oluşturan" anlamına gelen nitrojen adı verilmiştir. Fransızca kaynaklı azot ise yaşamsal olmayan demektir. Gerçekten de atmosferde, yaşam için temel olan oksijeni seyreltmek dışında bir işlevi yoktur, inert gazlar biyolojik etkilerini, kendi kimyasal yapılarını ya da ilişki içinde oldukları vücudumuzun diğer moleküllerinin yapısını değiştirmeden gösterirler. Nitrojen de 1 at-mosferlik basınçta her hangi bir etkiye sahip değildir. Ancak solunan nitrojenin kısmi basıncı dalınan derinliğe bağlı olarak arttığında dalıcıların çok iyi bildikleri iki sualtı hastalığı ortaya çıkar. Bunlardan ilki nitrojenin dokulara birikmesi sonucu oluşan de-kompresyon hastalığı, diğeri ise nitrojen narkozudur. "Entellektüel yeteneklerin ve sinir-kas becerilerinin bozulması ve ruhsal ve davranışsal değişimler" olarak tanımlanabilecek nitrojen narkozu aslında o kadar da masum bir durum değildir. Hava ile yapılan dalışların 30 metre gibi sığ bir derinlikte sınırlanmasının ve bu derinliklerin altına yapılan dalışlarda ölümle sonuçlanan bir çok kazanın sorumlusu nitrojen narkozudur. Bu nedenle dalıcılar tarafından ciddiye alınmalıdır.

Nitrojen narkozu belirtilerini ilk farkeden bir Fransız bilimadamı, Junod'dur. Junod henüz 1835'de basınçlı hava ile çalışan kezon işçilerinde "....beyin işlevlerinde artma, hayal kurmada canlılık, fikirlerde özel bir büyü ve bazı kişilerde zehirlenme belirtileri..." saptamıştı. Bundan kısa bir süre sonra 1861'de, Green, dalgıçlarda da aynı etkilerin görüldüğünü bildirdi. Green, halusinas-yonlar ve yargılamanın bozulmasıyla birlikte görülen uyku halinin dalgıcın bir an evvel yüzeye gelmesiyle önlenebileeğini saptadı. Oksijen zehirlenmesi ve dekompresyon hastalığı hakkındaki bilgilerimizin babası sayılacak diğer bir Fransız, Paul Bert de basınçlı havanın dalgıçlar üzerindeki etkilerini 1870'lerde ortaya koyan ilk bilimadamlarındandır.

1933 yılında igiliz Donanması derin dalış ve denizaltıdan kaçış konularında karşılaşılan sorunların anlaşılması için kapsamlı bir çalışma başlattı. Sorunlardan birinin başlığı da "bilinç bulanıklığı"idi. 67-100 metreler arasındaki dalışlarda 58 dalgıcın 17'sinde bilinç bulanıklastı. Örneğin dalgıçlar normal el işaretlerini tanıdılar ancak vermeleri gereken yanıtları vermediler, ya da dipte geçen olayları çıkışta hatırlamadılar. Buna karşın basınç azalır azalmaz bilinç durumu da normale döndü. Çalışmaların sorumlusu Dr. Hill bu durumu önlemek için aklına gelebilecek her türlü çözümü denedi, Karbondioksit birikimini önlemek için başlıkların içini yüksek akımda ventile ettirdi, uyaranı azaltmak için ışıkları azalttı, dalgıçların psikolojik değerlendirmelerini yaptırdı v.s. Ancak hiçbir yöntem bu olayı çözmeye yetmedi. Dr. Hill sonuç olarak dalgıçların beyin fonksiyonlarındaki bu yavaşlamaya, hafıza kayıplarına, karar verme yetisindeki azalmalara ve aynı zamanda tehlikeli bir biçimde kendine güvene yol açan bu duruma olsa olsa iyi çalışmayan kompresörün neden olduğu kirli havanın yol açtığını kabul etti. Elbette nitrojeni sorumlu tutmak, nitrojen inert bir gaz olduğundan aklına gelmedi. Bu tarihten birkaç yıl sonra, 1935'te Behnke ve arkadaşları ilk defa basınçlı hava içindeki nitrojenin narkoz nedeni olduğunu ileri sürdüler. Bu araştırıcıların görüşüne göre narkoz 20 metreden daha derine yapılan dalışlarda görülüyordu. Narkozu "öfori, yüksek beyin işlevlerinde gecikme ve sinir-kas becerilerinde bozulma" olarak tanımladılar. Daha derinlere yapılan dalışlarda bugün de kabul ettiğimiz belirti ve bulguları saptadılar. Ancak nitrojen narkozunun mekanizması ve nedeni aradan geçen yaklaşık 60 yıla ve binlerce çalışmaya rağmen hala tam olarak aydınlatılamamıştır.

………………………………………………………………………………………………

"Bodrum'da ilk dalışımızı derine yaptığımızdan, öğleden sonraki dalışı maksimum 30 metreye planlamıştık. Kulak açmaktı, ağırlıkları ayarlamaktı derken nasıl olduğunu anlamadan daha derine dalmışız. Bu dönem hakkında hiçbirşey hatırlamıyorum. Beni kendime getiren aniden hissettiğim nefes alma güçlüğü oldu. Tüpümü kontrol ettiğimde gözlerime inanamadım. Yalnızca 10 bar havam kalmıştı. Basınç göstergesinde bir hata var herhalde diye düşündüm. Hemen dalış eşime döndüm. Ama o bir yandan yavaş çekim koşuyor, bir yandan da kollarını aşağı yukarı sallayarak birşeyler yapıyordu, içime b/r kuşku düştü ve derinlik göstergeme baktım. 75 metredeydik! Eşimi yakaladım ve tüpünü kontrol ettiğimde onun da 20 bar havası kaldığını gör düm. Dalış eşimi yukarıya çıkmaya ikna etmek çok güç oldu. Bir yandan mutlu mutlu gülüyor, bir yandan da elini kolunu sallıyordu. Ayrıca denizin dibinde müthiş bir müzik sesi çabalarımızı zorlaştırıyordu. Arkadaşımın BC'sine uzandım ve şişinceye kadar bastım. Havamızın tükenmesinden dolayı bir kısmını da serbest olarak yaptığımız çıkıştan sonra teknede, bir yandan gelişebilecek bir Dekompresyon Hastalığının endişesi bir yandan da hala kulaklarımda uğuldayan müziğin sesi vardı. Arkadaşım ise durmadan yakaladığı kelebeklerden bahsediyordu. " (Gerçek bir dalış hikâyesinden)

………………………………………………………………………………………………

Doğrusu Nitrojen Narkozu konulu seri yazılarımıza başlarken örnek verebileceğimiz bu kadar çok acı kazalarla karşılaşacağımızı düşünmemiştik. Ancak medyaya da etkin bir biçimde yansıyan üç olay ve HİTAM-DKB'ye (İÜ. Hiperbarik Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi, Dalış Kazaları Veri Bankası) ulaşan benzer olaylar nitrojen narkozu'nun dalıcılarımız için önemini ortaya koydu. Bu olaylardan ilki Suphi Oral'ın Mayıs ayında Triumph batığına dalışı sırasında ölmesidir. Deniz Magazin'in Eylül - Ekim sayısında Sayın Selçuk Kolay'ın kaza ile ilgili titiz ve detaylı kaza raporunu okuyanlar bu olay hakkında yeterince bilgilendiler. Bu raporda ölüm nedeni olarak 4 ana problemden bahsedilmektedir. Bunlar; ekipman hatası, oksijen zehirlenmesi, nitrojen narkozu ve kalp rahatsızlığıdır. Sayın Kolay bu nedenlerden özellikle kondüsyon düşüklüğü ve hipotermi-nin kolaylaştırdığı kalp rahatsızlığının birincil olduğunu ileri sürmektedir. Bu tip bir durumda hangi faktörün kesin kaza nedeni olduğunu saptamak güçtür. Biz de bu faktörlerin tek tek veya birarada etkisi olduğunu kabul ediyoruz. Ancak dipte rahatsızlanan ve 40 metreye çıktığında rahatlayan bir dalıcı için öncelikle regülatörün debisinin o derinlik için yetmediği düşünülmelidir. Kondüsyon eksikliği veya üşüme nedeniyle sık ve derin soluma isteği, başka bir dalıcı için yeterli regülatörü, göreceli olarak yetersiz kılabilir. 60-70 metre derinlikte solunan havanın yoğunluğunun artışı, kondüsyonu yetersiz bir dalıcıyı çok zor bir durumda bırakabilir. Yetersiz soluma nedeniyle dokularda karbondioksit birikebilir ve bu durum yalnızca karbondioksit zehirlenmesine yol açmaz, aynı zamanda oksijen zehirlenmesini ve nitrojen narkozunu da kolaylaştırır. Bu şekilde 42 metrede bile yetersiz regülatör-karbondioksit birikmesi sonucu kolaylaştırılmış oksijen zehirlenmesi görülmüştür. 60-70 metreden 40 metreye yükselmek bu faktörlerin birçoğunu geriye çevirir. Solunan havanın yoğunluğu azaldığından regülatör debisi yetmeye başlar, solunum işi düşer ve kondüsyon sınırları içine girilir. Karbondioksit daha rahat atılır, narkoz ve oksijen zehirlenmesi zorlaşır. Elbisenin sıkışması derinlikle orantılı olduğundan, 40 metrede 60-70 metrelere göre daha iyi bir yalıtım sağlar. Ancak Sayın Kolay'ın ileri sürdüğü gibi 60-70 metrelerde hi-potermiye girmiş bir dalıcının 40 metreye çıkınca bu nedenden ötürü rahatlaması mümkün değildir. Hipotermiye bir kez girmiş bir dalıcı ancak yüzeye gelirse, sualtında ısıtılırsa ya da 35 derecenin üstünde bir su akımına girerse rahatlayabilir, ki Saroz'da böyle bir su mevcut değildir.

60-70 metrelerde rahatsızlanıp 40 metrelerde rahatlamaya yol açabilecek diğer bir olay ise nitrojen narkozudur. Bilindiği gibi nitrojen narkozunun etkileri derinlikle doğru orantılıdır ve 40 metre ile 70 metre arasında bu açıdan çok önemli bir uçurum vardır. Bu üzücü kazanın kesin nedeninin saptanması aslında o kadar da önemli değildir. Önemli olan açık bir biçimde yapılan hatayı saptayıp, bundan dersler çıkararak benzeri acıları bir daha yaşamamaktır. Bu açıdan bize kalırsa ölüm nedeni, şu ya da bu nedenden olup olmadığına bakılmaksızın derin dalıştır. Ekipman hatası veya kalp rahatsızlığı önceden önlenmesi her zaman mümkün olmayan faktörlerdir ve sığ dalışlarda da görülebilir. Ancak bu olayda, hava solunarak yapılan dalışlar için kabul edilen sınırlar açık bir biçimde aşılmıştır. Amatör SCUBA dalışları için belirlenmiş, bilimsel olarak kanıtlanmış ve her dalış organizasyonunun, adı ne olursa olsun, kabuledilmiş bir sınırı vardır. Bu sınır organizasyonlara göre değişmekle birlikte 30 metreler civarındadır. Profesyonel dalışlar için bu derinlik biraz daha fazladır. Ancak Dünya'nın hiç bir yerinde, hiçbir profesyonel kuruluş, hava solumalı SCUBA ile, Triumph'un 65-75 metreler arasında değişen batık dalışını güvenli kabul etmez.

SCUBA ile yapılan dalışlarda derinlik sınırını belirleyen elbette yalnızca nitrojen narkozu değildir. Hava yerine karışım gaz kullanılarak daha derinlere dalmak mümkündür. Bu durumda da fazladan eğitim, ekipman, kondüsyon ve organizasyon devreye girmektedir. Ancak eğer solunum karışımı olarak hava kullanılmışsa ki bu dalışta öyle yapılmıştır diğer faktörleri göz önüne almazsak dahi yalnızca narkoz açısından bile kurallar ihlal edilmiştir. Nitrojen narkozu ile ilgili kurallar uzun yıllar süren bilimsel çalışmalara, acı deneyimlere göre konulmuştur. Dalıcıların deneyimi, kondüsyonu, dalış hakkındaki bilgisi ne yazık ki narkoza karşı bir bağışıklık sağlamamaktadır.

Bodrum'da yaşanan dalış kazası ise açık bir nitrojen narkozu örneğidir. Bu olayda iki genç dalıcımız, medyaya da yansıyan iddialara bakılırsa, rekor denemesi için derin dalış yaptılar. 60'lı metrelere planlanan dalış ne yazık ki 80-90 metrelik derinlikte bu iki dalıcımın kaybıyla sonuçlandı. Dalıcılar sudan çıkarııldıklarında ekipmanlarının kusursuz çalıştığı ancak tüplerinde 10-20 atmosferlik havalarının kaldığı saptandı. Dalışın dolu tüplerle ve apiko yapıldığı kabul edilirse, kazazedelerin tüplerindeki hava tükenene kadar canlı kaldıkları, ancak bilinçsizlikleri nedeniyle çıkışa geçemedikleri anlaşılmaktadır. Burada kesin ölüm nedeni hava tükenmesine bağlı boğulmadır. Ancak sağlıklı iki gencimizin tüpleri tükenene kadar dipte kalmaları ve çıkışa geçmemeleri bilinçlerinin bulanıklaşmasına bağlıdır. Kısaca bu durumun tek sorumlusu nitrojen narkozu ya da nitrojen narkozu için kabul edilen derinlik sınırının aşılmasıdır. Unutulmamalıdır ki bu sınırları aşmak her zaman ölümle sonlanan facialara yol açmayabilir. Ancak bu, kazaya açık bir davetiye demektir. Dalıcılarımızı çıkarma girişimleri sırasında aynı derinliğe hava ile dalan ve profesyonellikleri camiamızca çok iyi bilinen iki arkadaşımızın başına benzeri bir olayın gelmemesini bir şans olarak görmekteyiz.

Dalış camiamızı üzüntüye boğan daha yakın olay ise iki Alman turist karı-kocanın Kaş'ta mağarada geçirdikleri kaza sonucu ölmesidir. Kılavuz ipinden 70 metreye kadar inen bu turistler çıkışta 60 metre civarında havalarının tükenmesi nedeniyle kaybedildiler. Çıkarma girişimi sırasında dalıcıların kılavuz ipine dolandıkları anlaşıldı. Ancak neden ne olursa olsun nitrojen narkozunun oynadığı rol ihmal edilmemelidir. Dalış aslında 45 metreye planlanmıştı. Turistlerin 45 metreyi atlayarak 70 metreye inmeleri bilinçlerinin tam yerinde olmadığını göstermektedir. Dalış defterlerinin incelenmesinden çıkan sonuç her iki dalıcının da deneyimsiz olmadıklarını ve bu olaydan önceki dalışlarında dalış kurallarına ve derinlik sınırlarına tam olarak uyduklarını göstermektedir. Bu durumda bir kez narkoza giren dalıcıların derinliğe, süreye ve tüplerindeki hava miktarına dikkat edemedikeri anlaşılmaktadır. Belki de başka zaman kolayca kurtulabilcekleri kılavuz ipine dolanmadan, bilinç düzeyleri ve el becerilerinin bozulması nedeniyle kurtulamadılar. Nitrojen narkozunun derinlik artışıyla birlikte gözlenen belirtileri Tablo 1'de gösterilmiştir. Kişisel olarak farklılıklar olmakla birlikte tüm dalıcılar bu belirtileri az ya da çok gösterirler. Belirtiler bazı dalıcılarda 30 metreden az derinliklerde bile başlayabilir. Unutulmaması gereken bir konu da belirtilerin şiddetinin aynı dalıcıda bile günden güne farklılıklar göste-rebiimesidir. Yüksek beyin işlevleri nitrojen narkozundan en önce ve en fazla etkilenir. Bu nedenle el becerisi kaybından önce öğrenme, değerlendirme ve karar verme, yakın hafıza, dikkat ve konsantrasyon ortadan kalkar. Belirtiler özellikle sığ derinliklerde alkol alımına, hipoksiye (oksijen eksikliği); giderek genel anestezinin ilk dönemlerine (ameliyatlarda hastanın uyutulması gibi) ve daha derinlerde halusinasyon yaratan ilaçlarınkine (bazı uyuşturucular gibi) benzer, belli bir derinlikte ise tam narkoz görülür (ameliyatlarda tamamen uyuma gibi).


Tablo takip edilirse bazı yatkın dalıcılarda 10-30 metrelerde alışık olunmadık işleri yapmakta güçlükler çıktığını görüyoruz. Bu durum özellikle dalışa yeni başlayanlar açısından önem taşımaktadır. Ayrıca ilk kez dalınan bir yöre, ilk kez kullanılan malzemeler, yeni bir dalış biçimi, örneğin kovuk ya da mağara dalışı alışık olunmadık iş kapsamına gireceğinden usta dalıcılara da sorun çıkarabilir. Bu durumda nitrojen narkozunun kendisi herhangi bir tehlike yaratmayacaksa da ekipmanın uygun biçimde kullanılmaması, örneğin denge yeleğinin boşaltma düğmesi yerine doldurma düğmesine basılması gibi sakıncalar içerebilir. En basitinden dalıştan alınacak keyfi bozabilir. Ancak bu derinliklerin dalıcıların çoğunluğu için oldukça güvenli olduğunu kabul etmek gerekir. 30 metreye gelindiğinde dalıcı, sualtında gelişen olayların nedenini kavramakta güçlük çekebilir. Arkadaşlarının sesli ve görsel uyarılarını algılamakta gecikebilir. Yakın hafızanın bozulması da bu metrelerden itibaren başlar. Dalıcıların büyük çoğunluğu için bu belirtileri farketmek bile zordur. Belirtiler genellikle sualtının "gerçeküstü" ve alışık olunmadık özellikleri içinde kaybolur. 30 ile 50 metreler arasında nitrojen narkozunun artık o kadar da masum olmayan belirtileri ortaya çıkar. Bazı dalıcılar nedenini kendilerinin de kavrayamadıkları bir duygulanım içine girerler. Alkol alımında olduğu gibi sabit fikir, özellikle kelime takıntısı, aşırı bir kendine güven, kontrolsüz gülme isteği gözlenebilir. Bu belirtiler belki Kumpakı'da kalamar ve midye tava eşliğinde eğlenceli olabilir. Ancak sualtında daha da derine dalmayı, arkadaşlarından ayrılmayı veya örneğin bir batığın tehlikeli bölümlerine girmeyi kafasına takmış, kendine bu konuda sonsuz bir güven duyan dalıcı söz konusu olduğunda hiç de eğlenceli değildir.

Şimdi bir an duralım ve daha önce yaptığımız dalışları düşünelim. Hangimiz yüzeyde iyi bir planlama yaptığımız halde aşağıda buna benzer davranışlar gösteren ve dalış bittiğinde bunlara kendisi de bir anlam veremeyen dalış arkadaşlarımızı hatırlamıyoruz? Çok iyi tanıdığınızı düşündüğümüz arakadaşlarımızın sualtındaki bu davranışlarını görünce hangimiz şaşırmadı? 30-50 metreler arası hesaplama hatalarının da başladığı derinliklerdir. Basınç odasında yaptığımız çalışmalarda, bu hesap hatalarının öncelikle yakın hafıza ile ilgili olduğunu gördük. Dalıcılar örneğin bir çarpma işleminde, çarpım tablosunda hata yapmıyorlar ancak devamlı "elde"leri unutuyorlar. Sualtında hasapiama yapması gereken profesyonel dalgıçları bir kenara bırakırsak, deko hesabı yapan ya da tüp havasını hesaplamak zorunda kalan amatör bir dalıcı için de hoş olmayan sonuçlar ortaya çıkabilir.

Şekil 1 : Bir sinirin sonlanıp diğerinin başladığı bölge ve bu sinirler arasında bulunan sinaps aralığı görülmektedir. Sinir uyarısı bir sinirden elektrik uyarısı olarak gelir ve sinirin sonlandığı yerde kimyasal işlemleri başlatır. Bu sinirin salgıladığı maddeler sinaps aralığını geçerek diğer sinir tarafından alınır ve ileti tekrar elektrik iletisi halinde diğer bağlantıya kadar taşınır. Bu işlem mikrosaniyeler düzeyinde birçok kere tekrarlanarak sürer gider. Bu hücrelerin zarlarındaki kalınlaşmalar veya kimyasal maddelerin salınımı ya da alımı aşamasındaki gecikmeler iletiyi yavaşlatır bu da narkoza neden olur.


50 metreye gelindiğinde uykuya eğilim artar. Bazı uyuşturucuların kullanımında görülen halusinasyonlar ortaya çıkabilir. Dalıcı sesler duyabilir, olmadık görüntülerle karşılaşabilir. Ancak ne yazık ki bunlar denizkızı görmek gibi keyif verici halusinasyonlar olmayabilir. Yargılama yeteneğinin iyice bozulması dalıcının kendinde veya etrafında bu tip anormallikleri farketmemesini, far-ketse bile yapmaması gerekenleri değerlendirmesi olanaksız kılabilir. 50-70 metereler arasındaki belirtiler aslında çoğumuza tanıdık gelecektir. Aşırı alkollü kimi arkadaşımızın çok konuşkan, kiminin çok saldırgan, kiminin de aşırı içine kapanık olduğunu hatırlayanlar, bu belirtilerin sualtında ortaya çıkan haliyle bağlantı kurabilirler. Çok açık bir biçimde, böylesi bir ruh hali, güvenli bir dalışla bağdaşmayacaktır.

70 metreye gelindiğinde insanı inşan yapan tüm beceriler, yargılama, karar verme, hesap yapma ileri derecede bozulmuştur. El becerilerinde bozulma belirgin olmakla birlikte daha azdır. Ancak tehlikelere karşı ne yapacağına karar veremeyen, içinde bulunduğu durumu değerlendiremeyen bir dalıcının ekipmanını kullanabilmesinin çok da büyük bir önemi yoktur.

70-90 metreler arasında uyaranlara yanıt o kadar azalmıştır ki, tehlikenin farkına varabilen bir dalış arkadaşı diğerini uyaramayabilır. Dikkat, hemen hemen ortadan kalkmıştır. Bazı dalıcılarda ruhi ve akli dengesizlikler görülebilir.

90 metreye gelindiğinde artık el becerilerinin de ciddi biçimde bozulduğu görülür. Ekipman kullanımı son derece güçleşmiştir. Hafıza o kadar etkilenmiştir ki dalış sonlandığında hiç bir şey hatırlanmayabilir. 90 metrenin üzerinde bilinç tamamen kaybolabilir, yoğun halusinasyonlar görülür. Daha sığ derinliklerde genellikle görülmeyen bir durum da 90 metrenin üzerinde ortaya çıkar. Bu, nitrojen narkozunun doğrudan ölüme yol açmasıdır. Narkoz, daha sığ derinliklerde başka nedenlerden dolayı ölüme yardımcı olurken artık kendisi de başlı başına ani ölüm nedeni olabilir. Nitrojen narkozunun belirtilerini, camiamızı üzüntüye boğan kazaların ışığında ele almaya çalıştık. Bu belirtiler bilimsel çalışmalarla saptanmıştır. Hiçbir dalıcımız da bu etkilere karşı bağışık değildir. Narkozun etkilerinin şiddeti, kişiden kişiye değişebildiği gibi aynı kişide günden güne de farklılık gösterebilir. Bu durumda en kolay korunma yolu belirlenmiş derinlik sınırının ötesine geçmemektedir.

Narkozun belirtileri ele alındığında etkilenen organın beyin olduğu açıktır. Beyinde, ana sinir hücrelerinin birbiriyle bağlantı yaptığı bölgeler tutulmaktadır. Bir sinir hücresinin sonlamp, diğerinin başladığı ve uyarının böylece aktarıldığı bölgeler, sinapslar, narkozdan etkilenmekte ve uyarı iletimi önce yavaşlayıp sonra kesilmektedir. Sinaps adı verilen bu bağlantı noktalarında aralığın 200 A° kadar dar olduğunu belirtmekte yarar vardır (Bir ölçü vermek gerekirse elinizde tuttuğunuz kağıdın onbinde biri kalınlığında). Beyin kabuğu gibi bol miktarda sinapsın bulunduğu beyin bölgelerine ait bulgular daha çok ortaya çıkmaktadır. Nitrojen narkozunun oluş mekanizması son yıllarda artan çalışmalara karşın tam olarak aydınlatılamamıştır. Oysa bu tip bir narkoz yalnızca sualtı ortamında karşımıza çıkmamaktadır. Benzer biçimde uçucu gazlarla yapılan anesteziler de (ameliyatlarda hastanın uyutulması) aynı mekanizmaya sahiptir. Görülen odur ki, anesteziyoloji alanında yapılan çalışmalar nitrojen narkozunu da anlamamıza yardımcı olacaktır. Bazı anestezik gazlar 1 atmosferlik basınçta, yani deniz yüzeyinde bile narkotik özelliğe sahiptir. Benzer biçimde dalışta, nitrojene alternatif solunum gazı olarak kullanılabilecek inert gazların da değişik oranda narkotik etkisi bulunmaktadır.

Araştırıcılar uzun yıllardır gazların narkotik özellikleri ile diğer özellikleri arasında ilişkiler kurmaya çalışmışlardır. (Tablo 1). Bu özelliklerden en çok bilineni gazların yağlarda eriyebilirliği'dir. Daha bu yüzyılın başında Meyer ve Overton isimli araştırıcılar gazların narkotik etkinliği ile yağda çözünme yetenekleri arasında bir ilişki olduğunu ortaya koydular. Günümüzde Meyer-Overton hipotezi adıyla andığımız bu teoriyi şu şekilde tanımladılar: "Eğer hücre yağları içinde belli bir molar yoğunlukta çözünme yetenekleri bulunuyorsa, tüm gazların ya da uçucu maddelerin narkotik özelliği vardır. Bu molar yoğunluk miktarı her canlı, hatta hücre için sabittir ve tüm narkotikler için de hemen hemen aynıdır." Örneğin Meyer fareler için bu yoğunluk miktarını 0.07 mol/litre olarak saptamıştır, ister nitrojen olsun isterse de başka bir gaz olsun farelerin hücre zarlarmdaki yağların litresinde 0.07 mol oranında çözünen her gaz aynı oranda narkoza yol açmaktadır. Böylece gazların yalnızca yağlarda çözünme hız önemli olmaktan çıkmaktadır. Molekül hacmi, molekül ağırlığı gibi birçok fiziksel özellikleri de önem kazanmaktadır. Gazların yağlarda eriyebilirliği ile ilgili son yıllarda önem kazanan ve en çok kabul gören bir teori de serbest hacim ya da kritik hacim teorisidir. Bu teoriye göre hücre yağlarında, özellikle sinir hücre zarlarmdaki yağlarda eriyen gazlar, örneğin nitrojen, belirli bir genişlemeye yol açmakta böylece sinir iletisi yavaşlamaktadır. Gerçekten de Lever ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmaya göre sinir hücre zarlarında % 0.4 oranında bir genişleme narkoza yol açmaktadır. Hidrostatik basınç nedeniyle % 1.4 oranında daralma ise "Yüksek Basınç Sinirsel Sendromu"na yol açmaktadır ki bu durum narkozun neredeyse tam tersidir. Burada sinir iletisinin yavaşlaması değil, kolaylaşması sorun olmaktadır.

Tablodan da izlenebileceği gibi gazların narkotik özellikleri ile bazı fiziksel özellikleri arasında ilişkiler kurmak mümkündür. Ama bazı gazlar bu ilişkiyi bozmaktadır. Örneğin Argon, Nitrojenin iki katı narkoz özelliğine sahip olmasına rağmen yağ-su çözünme oranı açısından hemen hemen eşdeğerdir. Anestezi gazları açısından da bu şekilde bir tabloda bir çok uyumsuzluklar bulunmaktadır.

Günümüzde narkozu açıklamaya çalışan yirmiden fazla teori bulunmaktadır. Buna rağmen bu konu tam bir açıklığa kavuşmamıştır. Anesteziyoloji alanındaki çalışmaların nitrojen narkozunu da aydınlatacağı düşüncesindeyiz. Böylece hava ile yapılan dalışların sınırlayıcısı konumundaki nitrojen narkozunu önleme yöntemleri de geliştirilebilecektir.

Havanın en büyük bileşeni nitrojen, narkotik etkisi nedeniyle dalış derinliğinin en büyük sınırlayıcısı olduğuna göre, acaba solunum gazı olarak başka bir inert gaz kullanılamaz mı? Bilindiği gibi % 100 oksijen soluyarak yapılacak bir dalışın derinliği, oksijenin zehirleyici etkisi nedeniyle çok sığdır. Bu nedenle oksijenin mutlaka başka bir gazla seyreltilmesi gereklidir. Bu gaz bir yandan oksijeni seyreltmeli, aynı zamanda vücutta kimyasal etkileşime girmemeli yani inert gaz olmalıdır. Bu amaçla kullanılabilecek gazlara göz atalım:

Argon: İnert bir gaz olarak argon ne yazık ki oksijenden 2 ila 4 kat daha fazla narkotiktir. Bir yandan yüksek narkotik özelliği bir yandan da yoğunluğunun fazla oluşu nedeniyle dalışlarda solunum gazı olarak kullanılmaz. Hava ile yapılan bir dalışın yol açtığı beceri kaybından daha fazlası, argon-oksijen karışımı ile yarı derinliğe yapılan bir dalışta gözlenir.

Ksenon: 1 ATA’lık basınçta, yani deniz seviyesinde bile narkotik özelliğe sahiptir. Bu nedenle olsa olsa deneysel amaçlı olarak kullanıma uygundur. Dalış gazı olarak kullanımı söz konusu bile olamaz.

Helyum: Narkotik özellik açısından ideal bir dalış gazıdır. Günümüzde de helyum-oksijen karışımı olarak (HELIOX) ve helyum-nitrojen-oksijen karışımı olarak (TRIMIX) yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Sanılmaktadır. 700 metreye kadar yapılan dalışlarda narkotik özelliği saptanmamıştır. Ayrıca çok hafif bir gaz oluşu nedeniyle (havadan 7 kat daha hafif) derin dalışlarda solunum gazı yoğunluğu artışı yaratmaz. Elektron bombardımanına maruz bırakılmadıkça herhangi bir kimyasal sürece katılmaz. Ancak bu ideal gazın da bazı kusurları bulunmaktadır. Her şeyden önce nadir ve pahalı bir gazdır. Doğal gaz içinde ve atmosferde serbest olarak milyonda 5 oranında ulunur. Bedavaya elde edilebilecek nitrojenle karşılaştırıldığında bu gerçekten ciddi bir dezavantajdır. Ayrıca hafif bir gaz oluşu soluma işini kolaylaştırmasına karşın, konuşmayı bozması nedeniyle sorun yaratır. Dalgıç ile anlaşmak, özel ses düzeltici cihazlar kullanılmasına rağmen mümkün olmayabilir. Ayrıca, diğerleri kadar önemli olabilecek bir dezavantajı da ısı transferinin yüksek oluşudur. Nitrojenle karşılaştıracak olursak yaklaşık 6 kat yüksek ısı transfer özelliği bulunur. Derinlerde ısı kaybı o kadar artar ki, örneğin 200 metrede helyum-oksijen solurken yalnızca solunum yolundan kaybedilen miktar vücudun ürettiğine eşit olur. Asıl ısı kaybı yolu olan vücut yüzeyi burada hesaba katılmamıştır. Bu nedenle dalgıcın ısıtılması gerekir. Isı transferi bilindiği gibi çift yönlüdür. Dalgıç fazla ısıtıldığında bu kez hızla hipertermiye girer. Yoğunluk ve erime yeteneklerindeki farklılık nedeniyle, nitrojene geçiş yapıldığı derinliklerde özel bir tip dekompresyon hastalığına da neden olabilir. Bu konuyu ilerideki sayılarımızda ayrıntılarıyla ele alacağız.

Neon: 350 metreye kadar yapılan deneysel amaçlı dalışlarda narkotik özelliği bulunmamıştır. Konuşmayı bozma ve ısı transferi sorunları açısından helyumla karşılaştırılmayacak kadar elverişli bir gazdır. Ancak neonun da bazı dezavantajları bulunmaktadır. Ne yazık ki bu gaz da pahalıdır ve ağır bir gaz oluşu nedeniyle derinlerde son derece yoğun bir hale gelir. Solunan gazın bu şekilde yoğun oluşu solunum işini çok güçleştirir hatta imkânsız hale getirir.

Hidrojen: işte narkotik etki açısından ideal bir dalış gazı. Inert bir gaz olmamasına karşın daha 1914'lerde deneysel amaçlı olarak kullanılmıştır. Günümüzde de hidrojen-oksijen karışımı olarak (HIDROX) kullanılmaktadır. Herşeyden önce son derece ucuzdur ve sınırsız bir miktarda emde edilebilir. (Suyun, oksijen ve hidrojenden oluştuğunu hatırlayınız, ismi de Yunanca su-oluşturan anlamına gelmektedir.) Hafif bir gaz oluşu nedeniyle solunum direncine yol açmaz. HIDROX ile yapılan satürasyon dalışlarında dekompresyon zamanı HELIOX'a oranla % 33 daha uzundur. Ancak hidrojenin asıl dezavantajı, oksijenle karıştırıldığında patlamasıdır. 1937'de Alman Hindenburg zeplininin patlaması faciası buna bağlıdır. O yıllarda en hafif gaz oluşu nedeniyle balonlarda ve zeplinlerde hidrojen kullanılıyordu. Bu patlama zeplinlerin de sonu oldu. Patlama olmaması için oksijen oranının karışım içinde % 4'ten aşağıda tutulması gerekir. Bilindiği gibi oksijen soluduğumuz havada % 21 oranındadır. Derinlere daldıkça oksijenin kısmi basıncı arttığından yüzdesi azaltılabilir. Ayrıca bu, oksijen zehirlenmesinden korunmak için bir gerekliliktirdir de. Böylece hidrojen oksijen oranının % 4'ün altına düşürebildiği derinliklerden itibaren solunum gazı olarak kullanılabilir. Daha sığ derinliklerde ise % 4'lük bir oksijen, kısmi basıncı yeterli olmayacağından solunamaz.

NİTROJEN NARKOZUNU ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Karbondioksit etkisi


Bazı araştırıcılar tarafından uzun yıllar narkozun ana ne9eni olarak nitrojen değil karbondioksit sorumlu tutulmuştur. Günümüzde bu teorinin yanlış olduğunu biliyoruz. Ancak karbondioksitin narkozun etkilerini artırdığı açıktır. Kanda karbondioksit miktarının artışı beyin damarlarında genişlemeye yol açmaktadır. Bu durum oksijen zehirlenmesinin merkezi sinir sistemi etkilerini arttırması gibi nitrojen narkozunu da ağırlaştırmaktadır. Beyin damarlarının genişlemesi onu, daha fazla' nitrojene maruz bırakmaktadır. Derin bir dalışta havanırpyoğunluğunun artışı solunum işini güçleştirmekte bu durum karbondioksit atılımını yavaşlatmaktadır. Sığ derinliklerde yeterli olabilen bir regülatör aynı nedenle derin dalışlarda solunumu güçleştirmekte ve bu da karbondioksit birikimine neden olabilmektedir. Aşırı efor gerektiren bir dalışta, örneğin akıntılı bir suda, daha kolay narkoza girrnenin nedeni kanda artan bu karbondioksit miktarıdır.

Hızlı dalışın etkisi

Normal olarak hızlı bir dalış ve karbondioksit artışı narkozun etkilerini arttırır. Ancak narkoz başlaması için gerekli bir süre bulunmaktadır. Bu süre beyin narkoz için gerekli miktarda nitrojenin birikmesine kadar geçen kısa bir dönemdir. Bu süre sonunda narkozun etkileri başlar ve derinlik değişmedikçe bu etkiler zamanla artmaz hatta yavaş da olsa bir azalma gösterir.

Kişisel farklılıklar

Nitrojen narkozu açısından kişisel farklılıkların olduğu çok uzun bir süreden bu yana bilinmektedir. Hatta aynı kişide günden güne bile değişiklik gösterebilir. Bu durum aynı miktarda alkol almış iki kişinin ikisinin de sarhoş olmasına, ancak birinin evine dönebilirken diğerinin küfelik olmasına benzetilebilir. Bu durumu etkileyen birden çok faktör bulunmaktadır. Yalnızca beceriklilik miktarının değil narkozun kendisinin miktarının da farklı olduğuna dair birçok bulgular bulunmaktadır, iyi bir ruh halinin, iyi bir konsantrasyonun, iyi bir dalış planlamasının narkozu azaltmasa bile becerikliliği iyi yönde etkilediği bilinmektedir. Dipte yapacağı işi çok iyi planlayıp kendini buna konsantre eden dalgıçlar narkoza girseler bile işi becerebilirler. Hatta sorulduğunda narkozdan hiç etkilenmediklerini söyleyebilirler. Ancak dıştan bakan bir kişi bu dalgıcın narkozda olduğunu kolayca anlayabilir. Eğer böylesi bir dalışta dalgıç filme çekilse ve sonra bu film kendine -seyrettirilse kendisi de narkoz altında işi tamamladığını farkedecektir. Kişinin dalış öncesi kullandığı alkol ya da uyuşturucular, karada da dikkat dağılmasına yol açan, kullanıldığında örneğin araba kullanmanın önerilmediği bazı ilaçlar, dalış öncesi yorgun olma, soğuk, sıkıntılı bir ruh hali narkozu kolaylaştırır. Ayrıca uyarıların azalmasına yol açan dalış türlerinde; örneğin görsel uyarıların azaldığı bulanık sularda dalış, referansın kaybolduğu apiko ya da gece dalışı gibi dalışlarda narkozun etkileri daha şiddetli olur.

Tolerans

Tartışmalı olmakla birlikte aynı derinliklere bir süre dalmanın nitrojen narkozuna karşı bir bağışıklık geliştirdiği öne sürülmektedir. Bu tolerans yalnızca dalınan derinlik için geçerlidir. Daha derine dalındığında narkoz aynı şekilde ortaya çıkmaktadır. Tolerans varlığını savunanlar bunun için en az 1 hafta boyunca her gün aynı derinliğe dalınması gerektiğini, ve bir hafta ara vermenin ise bu toleransı ortadan kaldırdığını ileri sürmektedirler. Toleransın varlığına gerekçe olarak da belirli bir derinliğe satüre olan dalıcıların daha derine rahatça dalışlarını göstermektedirler. Ancak toleransın ölçülebilir varlığı bilimsel olarak ispatlanmış değildir. Bu konuda daha fazla çalışmalara ihtiyaç vardır.

Kalıcı hasar

Nitrojen narkozu belki bir çok yönü ile alkol alımı ile benzeşebilir. Ama nitrojen narkozunda akşamdan kalmalık kesinlikle yoktur. Derinlik azaltıldığında narkozun etkileri de birdenbire ortadan kalkar. Narkoz sırasında yapılanlarla ilgili bir hafıza kayb bulunabilir. Ancak bu durumun yol açtığı kalıcı bir hasar bildirilmemiştir.

SONUÇ

Nitrojen narkozu hava ile yapılan amatör dalışlarda derinliği sınırlayan en önemli etmendir. Nitrojen yerine helyum kullanımının bu sınırı aştığını görmekteyiz. Ancak ne yazık ki türlü dezavantajlarıyla ve özellikle pahalı oluşuyla helyum yaygın olarak kullanılabilmekten çok uzaktır. Nitrojen narkozu ile ilgili bilgilerimizin özellikle bu tarz narkoza yol açan uçucu gaz anestezikleri kullanan anesteziyoloji bilim dalının çalışmalarıyla aydınlanabileceğin! düşünmekteyiz. Bu tip çalışmalar belki de bir ilaç kullanarak nitrojen narkozunun etkilerinden korunmamızı sağlayacak gelişmelere yol açabilir. Bilim-kurgu gib: görünse de oksijeni seyreltmek için nitrojen yerine sıvı kullanılsa, yani sıvı solunumu yapılabilse nitrojen narkozu ortadan kalkar. Ancak gerçeklere dönersek, şu an için kullanabileceğimiz en iyi yol narkoz göz önünde tutularak düzenlenmiş derinlik sınırlarını aşmamak ve yukarıda anlatılan narkozu kolaylaştırıcı faktörlerden uzak durmaktır. Elbette nitrojen narkozunun olmadığı dalış hayalleri kurmamızın bir zararı yoktur, insanlığın önündeki tüm sınırlar gibi dalış derinliği sınırı da bu hayallerle ortadan kaldırılacaktır. Ancak bunlar gerçekleşene kadar şu an kabul edilen kurallara uymak hepimizi üzen bu dalış kazalarını önleyecektir. Dostum Doç. Dr. Bayram Öztürk'ün dediği gibi: "idealizmin de, romantizmin de realizme ihtiyacı vardır."

Sağlıklı ve esen dalış dileklerimizle...

Yazı: Şamil Aktaş

Kaynak: Deniz Magazin, sayı : 25-26-27


:: SEPHİYE :: Aylık Sualtı İnternet Dergisi ::