görüntülenebilmişler deneceğini bildiğimden, bu dia pozitifleri gelecekteki bilimsel çalışmalarda kullanılmak üzere arşivliyorum.
Dalıcıların bu hoş sohbetleri esnasında sık sık adı geçen deniz tavşanlarının ne olduklarını uzun süre merak ettim. Pek çok dalışta pek çok arkadaş bunları gördüğü halde ben bir türlü göremiyordum. Ben görmedim dediğimde bazı arkadaşların "gösterdik ya" dedikleri de oldu. Ancak derin mavi sularda o kısa zaman süresinde birbirimize o kadar çok şey göstermiş olurduk ki ben bana gösterdikleri şeyler arasında tavşan benzeri bir şey olduğunu çıkaramazdım. Daha doğrusu görmeyi beklediğim kara tavşanlarını anımsatan, küçük bir takım yaratıklar olduğundan ve Bana gösterilenler arasında böyle bir yaratık olmadığından hep bu küçük tavşanları göremediğimi kabul ediyordum. Yeni tanıştığım bu dünyada, gördüğüm her yeni yaratığın ne olduğunu öğrenmeye çalışıyor, ancak elimdeki kaynaklar sualtı dergileri ile kısıtlı olduğundan, burada yayınlanan resimlerde ise genellikle canlıların isimleri es geçildiğinden pek çok şeyin ne olduğunu öğrenemeden kalıyordum. Kızıldeniz’e gittiğimizde edindiğim Kızıldeniz Balıkları adlı kitap neredeyse tüm Kızıldeniz canlı türleri hakkında bilgi sahibi olmama yetti. Oradaki dalışlardan birinde bir kaya parçası üzerinde, boyu bir santimetre civarında, elips şeklinin kenarları siyah bir bantla biyelenmiş, beyazımsı gövdesi üzerinde o güne kadar gördüğüm en güzel mavi tonlarından biri ile küçük küçük damlacıklarla puantiyelenmiş, elips şeklinin ön mü, arka kısmı mı olduğunu kestiremediğim bölümünde yıldız şeklinde, duyargalarını tatlı tatlı oynatan bir yumuşakça gördüm. Ne yazık ki kameramda standart objektif vardı ve makro görüntüsünü alma şansım yoktu, 35 mm ile 1 cm. lik bu yaratık 1 m. uzaklıktan görüntülenebilirdi ama görüntü içinde seçilmesi mümkün değildi, yine de ben bu muhteşem yaratığı görüntüleyip dalış eşim olan Avustralyalıyı çağırıp bu minik sempatik yaratığı ona da gösterdim. Son derece mutlu olduğu su altında çıkardığı garip nidalardan anlaşılıyordu. Çıkınca gösterdiğin şey gördüğüm en güzel nudibranch'lardan biriydi dedi. Halbuki ben onun bir İspanyol dansözü yavrusu olabileceğini sanmıştım. Aramızdaki kısa bir tartışmadan sonra hemen kitaba baktık, evet bu İspanyol dansözü ile aynı aileden olan bir nudibranch idi. Maalesef Türkiye'nin Deniz Balıkları adlı bir kitap yok veya varda ben varlığından haberdar değilim ve nereden temin edebileceğimi bilmiyorum. Bu nedenle şimdilik Sayın Ateş Evirgen'in mükemmel fotoğraflarının süslediği Murat Bilecenoğlu'nun Türkiye'nin Deniz Balıkları başlıklı yazıları Sualtı Dünyası dergisinde çıktıkça, dialarıma tekrar bakıp karşılaştırmalar yaparak çektiğim balıklarımızın adlarını öğrenmeye çalışıyorum. Türkiye deniz canlıları öğrenebilmemde tek kaynağım oldukları için kendilerine tekrar tekrar teşekkür ediyor ve yazılarının devamını diliyorum. Türkiye'ye döndükten sonra, yine pek çok dalış sonrası, deniz tavşanı muhabbetlerini görememiş olmanın verdiği eziklik ve üzüntü ile dinlemeye devam ettim. Nihayet yıllardan bir yıl 23 Nisan'da Marmaris dalışlarından birinin sonunda buz gibi sudan çıkmış böyle bir muhabbete kulak misafiri olurken üzgün üzgün ben yine bahsettiğiniz tavşanı göremedim diyince, ilk sualtı fotomodelim sevgili Arzu atıldı " nasıl göremezsin her yerde varlar hatta az ileride birtanesi sadece 5 -6 metre derinlikte duruyor, gel skin dalalım sana gösteriyim" dedi. Hemen makinamı kapıp şnorkelimi taktım, soğuk suya tekrar atladım. Arzu'nun bana gösterdiği yaratık, defalarca gördüğüm kayalara yapışık duran kahverenkli benekli bir nudibranch' dan başkası değildi. Ufak bir şok geçirmekle birlikte, buz gibi suya soktuğum Arzu'ya ayıp olmasın diye skin dalışlarla hemen bir kaç poz görüntü alıp sudan ve şoktan çıktım. Demek Türk Havva'sı Nudibranch'lara tavşan adını takmıştı. Aklıma hemen Mark Twain'in Adem ile Havva'nın Cennet Günlüğü adlı romanında ki dudu kuşu hikayesi geldi. Dudu kuşları nekadar duduysular, bu tavşanlarda okadar tavşan idi. Demek ki nu-dibranchlar memleketimizde deniz tavşanı olarak bilmiyorlarmış. Doğrusu niye bunlara deniz tavşanı dendiğini hiç anlayamamıştım. Nudibranch'lar gastropod sınıfının Opisthobranchia takımının Aylysiidae familyasına girmekteydiler, ingiliz Havva bunlara olasılıkla kabuklarını çıkartıp çıplaklığı tercih eden yumuşakçalar olduklarından, nudib-ranch adını uygun görmüş olabilirdi. Ama bizim Türk Havva neden deniz tavşanı adını yakıştırmıştı? Eğer bunlar deniz tavşanı ise acaba yanda resmini gördüğünüz şu nesne bir deniz havucu olabilir miydi. Şekli havuç kadar muntazam olmasa da rengi tam bir havuç rengi. Bu tavşancıklar bu deniz havuçlarını yiyerek mi besleniyorlardı? Ekosistemdeki rolleri neydi? Acaba denizlerimizde tavşan kızlar da var mıydı? Tavşan kızlar yanı sıra deniz tazıları da var mıydı? Ve bu tavşancıklar kaçıp tazılar onları yakalamak için koşuyorlar mıydı? Deniz tazısı var mıdır soruma şimdiye kadar olumlu bir cevap alamadım ama eğer olsalardı, son derece yavaş hareketli olan bu tavşancıklarım kaçma şansları olmayacağından soylarının çoktan tükenmesi gerekirdi. Ne yazık ki kaçmaları gereken tazılar olmamasına karşın, hızlı kaçamadıklarından biz insanların hızla kirlettiği sulardan ilk etkilenecek yaratıkların başında geldiklerini düşünüp bir hayli üzülüyorum. Ferda Hoca ile Gökçeada'daki TÜDAV tarafından düzenlenen Ege Adaları Serisi Sualtı Fotoğraf Yarışmasından sonra yaptığımız dalışta yakaladığımız bir tavşan türü, uzun boynuzsu çıkıntılara sahipti, işte bu dedim. Bu duyargaları tavşan kulaklarına, poposundaki açmış çiçeğe benzeyen solungacını ise tavşanların ponpon kuyruğuna benzetmiş bizim Havva. Bu nedenle bunlara deniz tavşanı demiş. Artık deniz tavşanı merakım sona ermişti, Sualtı Dünyası dergisinin Mart 99 sayısında Işık Özertürk'ün iki süslü deniztavşanı yayınlandı. Daha sonra sevgili Alptekin'in objektifine takılmış örneklerden 4'ü Sualtından Yansımalar adlı kitabını süsledi. Ben; tüm gördüğüm tavşanlarda mevcut olan tavşan kulağına benzer o iki duyargayı daha iyi görüntüleyebilmek için uğraştıkça, özellikle kahverenkli benekleri olan tipleri makro objektifimin yaklaştığını hemen anlayıp, hemen bu duyargaları bedenleri içine çekip saklıyorlardı. Bu tavşan kulaklarına benzer duyargalara sahip olmayan bazı tavşan tiplerinin de olduğunu bu kitaptan öğrendim. Daha sonra Atlas dergisinin Eylül 99 sayısını ise, Zafer Kızılkaya'nın Sualtının Kelebekleri adlı yazısı ve muhteşem güzellikleriyle bir seri indo-Pasi-fik tavşanı süslüyordu. Ne denli çeşitli, bir öylesine albenili bu tavşanları, Zafer'in tabiriyle sualtının kelebeklerinin profesyonel bir objektiften ne denli olağanüstü görüntülenebildiğini; eğer görmediyseniz gerçekten çok eksiğiniz var. Üstelik sayın Kızılkaya tavşanlar hakkında öğrenmek isteyebileceğiniz pek çok gizemden de söz ederek oldukça değerli bir çalışma ortaya koymuş. Kabuksuz salyangozların hepsinin hermafrodit olduğunu öğrenmek benim için çok şaşırtıcı olmadı. Yumurtalarının her tür için karakteristik bir renk ve şekil içeriyor kelimesi ise okuduğumda pek anlam ifade etmemişti. Ama Ayvalık dalışlarından birinde ne olduğunu bilmeden çektiğim ve bir şeyin larvaları olabileceğini hissetmekle birlikte, beyaz bir deniz gülü olsa gerek diye düşündüğüm, su üstüne çıktığımda çok bilen Ferda'ya uzun uzun tanımlamama rağmen ne olduğunu ancak çektiğim saydamını gördüğünde yine Ferda'dan öğrendiğim, yumurtalarıda ayrı bir güzellikte bu yaratıkların.
Gerçektende her birinin yumurtası kendi rengi ile özdeş ve ayrı bir karakterde. Benim beyaz gül sandıklarım kahve-renkli benekliler (Discodoris atromaculata) tarafından yaratılıyormuş ve bu yaratılış Ferda'nın bir dalışında 15 dakikalık bir gözlem süresinde tamamlanmış. Son dalışımızda Fethiye karasularımızda ilk defa gördüğüm yüz bin on milyon mavi baloncuklu tavşanlar (Janolus cristatus) ise mavimsi-mor yumurtalarını özenle, kısa esler çizerek, bir gerdanlık gibi dizerek bırakıyorlardı. Fethiye civarlarında en sık karşılaştığımız (Flabellina affinis) açmış çiçek gibi eflatunum-su solungaçlarını akıntılarla dalgılandı-ranlar ise tutundukları yosunlara kümeler halinde bırakıyorlardı yumurtalarını. Tisan koylarında Dandice'ler hakimken, Tekirova-Çeşme bandında Flabellina ve Discodoris hakimiyeti söz konusu ve şanslıysanız birkaç Cratena türü görebilirsiniz ve bu sene yine ilk defa Bodrum'da Phyllidia türlerini gördük. Bunlardan bir tanesi gerçekten benim havu-ca benzettiğim süngerin üzerine kamufle olmuştu, belki de gerçekten bu süngeri yiyerek besleniyordu. Denizlerimizde benim görüntüleyebildiğim türleri yanı-sıra Ferda'nın koleksiyonundan bir Flabellina türünden iki ayrı fotoğrafını ve bunlara ait pembe-morumsu yumurtalarının da fotoğrafını yazıya ekledik. 11 Haziran 2000 tarihinde Orak adasında yine ferdanın keskin gözlerine Philinopsis depicta olduğunu sandığımız, ancak bir ispanyol dansözü yavrusu olabileceğini de düşündüğümüz bir diğer çıplak yumuşakça objektifimize takıldı. Nasıl isimleride şekilleri kadar enteresan değil mi? İsimlerini nereden öğrendiğimi merak ediyor ve bu yaratıkların başka fotoğraflarını görmek istiyorsanız www. Medslugs.de/e/mssmain,htm adresine 1-2 saatlik bağlanmanız yeter. Ömürlerinin çok kısa olduğunu öğrenmem beni üzdü. Bazıları sadece 6 hafta kadar en uzun ömürlüleri 1 yıl kadar yaşayabiliyorlardı. Ancak zehiri ne denli ustalıkla kullandıklarını ve bilinen hiçbir düşmanlarının olmamasını öğrenmek beni rahatlattı. Üstelik insanlarda doğrudan düşmanları değildi. Yani onlar için ekonomik bir değerleri yoktu. Onları yemeyi, hiç değilse şimdilik düşünmüyorlardı. Zaten böyle bir güzellik yenmeye kıyılamaz ve ancak takı olarak, sarılıp sarmalanarak bir mücevher olarak değerlendirilebilir. Ancak doğrudan olmasa da, yinede dolaylı olarak insanoğlu çevreye ve denizlere .verdikleri hasarlarla tek düşmanları olarak kalıyorlar.
Marmara'da hiç görmedim ama Mersin'den Gökçeada'ya kadar Ege., ve Akdeniz sularına her dalışımda' renk renk çeşit çeşit tavşanları görüntülemeye devam ediyorum. Çoğu yosunlara tutunmuş, rüzgarda sallanan dallardaki narin, rengarenk bahar çiçekleri gibi akıntılara meydan okuyorlar. Marmara’da yaşama olanaklarının kalmadığı açık, bakalım Ege ve Akdeniz’de kaç yıl daha varlıklarını sürdürebilecekler.
Geçen sayılarda yer alan Adnan’ın Balıkları adlı yazıda da Marmara’nın ne hale geldiğini; Çanakkale boğazını geçen kirliliğin yakın zamanda Ege’yi etkileyebileceğini ve Gökçeada'da başlatılmış olan TÜDAV projesini çökertebileceğini düşündüğümü belirtir bir yazı yazmış, halen pırıl pırıl olan Tekirova Üç Adalar’dan başlayarak, hiç değilse belli dalış noktalarının insanoğullarının gazabından kurtarılması için basit önerilerde bulunmuştum. Yazıya e mail, faks ve telefon numaralarımı belirtirken ummuştum ki seslendiğim yetkililer olmasa bile, birkaç çevreci beni arar. Aldığım tek telefon ise Adnan’dan geldi. Hassas çevre konusuna dokunduğum bu yazı için kibarca teşekkür ederken sesindeki kızgınlığı hissetmemek olanaksızdı. Bir vur bin işit kaseyi fağfurdan derler ya, işte Adnan’da öylesine dertli. Bu sefer balıkçılar yanı sıra bilinçsiz bir şekilde çapa atıp deniz dibine verdikleri hasarları hiç görmeyen, görmedikleri için de bilmeyen veya bilip de bilmemezlikten gelen gezi motorlarından yakınıyordu. Hepsinin kaptanlarına ayrı ayrı söylüyorum “ne olur bu Üç Adalar çevresinde çapa atmayın bakın belli noktalara dubalar hazırladık eğer sizlere zor geliyorsa söyleyin biz yardımcı olalım, teknelerinizi bu dubalara biz bağlayalım” diyorum yine de umurlarında değil, yine dünkü dalışı sonlandırırken atılan bir çapanın düştüğü yerdeki bütün mercanları kırdığını, dibi tarayıp tüm dip yapıyı alt üst ettiğini seyretmekten başka bir şey yapamadım" diye kızgınlıkla karışık bir üzüntü içinde idi. Bu gibi görüntülere şahit olmuş bir dalıcı için Adnan'ın üzüntüsünü anlamak ve paylaşmak ne kadar kolaysa, böyle bir görüntüye şahit olmamış bir gezi motoru Kaptanına, çalışanlarına veya yolcularına bunu anlatabilmek o denli zordur. Benim de katılıp kaptanlık brövesi aldığım kurslarda bu tür konulara hiç değinilmez, hoş değinilse ne olur, kaptanlık yapanların yüzde kaçı böyle bir bröve alma ihtiyacı duymuştur? Hiç soran var mıdır? Kardeşim sen bu motoru aldın bu kadar insanı doldurdun nereye, nasıl gidiyorsun diye? Balık baştan kokarmış. Bende daha su üstünde bariz görünen problemlerini halletmemiş bir Türkiye'de sualtında kalıpta görünmeyen, bilinmeyen ama son derece önemli olduğuna inandığım problemlerden bahsetmeye kalkıyorum. Aysberg'in su üstünde görülen kısmı gerçek boyutunun ne kadarıdır sorusu gibi abuk düşünceleri güncelleştirmeye çalışıyorum.
Çevre konusunda duyarlı bir kampanya oluşturulabileceğini ve sonunda hiç değilse bazı deniz bölgelerimizin tama-men kirlilikten arınmış ve canlılık çeşidi ile Dünya'nın sayılı yerleri arasında kalacağını hayal ediyorum. Düşünsenize bir an için, böyle bir kampanya sonunda yediden yetmişe tüm toplumumuzun fertlerinde çevre bilinci yerleşmiş, sularımızdaki kirliliğin karada başladığını, temizlemektense kirletmemenin çok daha kolay olduğunu herkes öğrenmiş. Tertemiz Türkiye'nin doğal güzellikleri daha bir göz alıcı hale gelmiş. Her şeye Rağmen Yaşayan Marmara kaybettiklerinin hiç değilse bir kısmını yeniden kazanmış. Envai türden balıkları, tavşanları ile Dolu Dolu Yaşayan Marmara olmuş. Dünya literatüründe en çok canlı türünü barındıran, en büyük doğal iç deniz olarak bahsi geçiyor. Başlatılan ve başarıya ulaştırılan bu proje ile Türkiye ve bu projeye imza atan kişiler, tüm çevreci kuruluşlardan en büyük ödülleri alıyor. Zafer Kızılkaya Su altı kelebeklerinin cenneti Indopasifik'tir yerine Türkiye'dir, Marmara'dır diye yazmak zorunda kalıyor ve benim izleyebildiğim sadece 7 çeşit tavşan yerine, onlarca çeşidinin güzelliğini profesyonelce görüntüleyip National Geographic'te yayınlıyor.....
Haydi yetkililer haydi bir gayret. Yukarıda yazdıklarımı ben hayal edebiliyorum, öyleyse gerçekleşebilir. Sadece bir ilk adım atın gerisini milletimizin getireceğinden eminim.
Haydi bir gayret.
Yazı: H.Haluk Akbatur
Kaynak: Sualtı Dünyası, Temmuz 2000 Sayı:55
Fotoğraflar: Mehmet AVADAN
|